29 Mart 2011 Salı

BİRBİRİMİZİN DUVARLARINDAN HİKÂYELERLE GEÇELİM


(Murathan Mungan, öyküler, Metis Yayınları, Şubat 2011, 108 s.)

“Hayat iki dipsiz karanlık ortasında bir kibrit alevidir.” cümlesi çok sık anımsadığım özlü sözler arasındadır. İsmail Habib Sevük’ün bu sözü, nice derin anlamlar taşır içinde. Yaşamın, iki sonsuz bilinmezin ortasında bir çakımlık bir gerçek olduğunu düşünürken, ömrün kısacık anlardan oluşan bir toplam olduğu sezgisi kaplar içimizi. O sonsuzluklara çok önemli iki ânın kapısından geçerek ulaşırız; doğum öncesi ve ölüm sonrasının ilk ânıdır onlar. İnsanın hikâyesi, bu iki an arasında uzanan kesitte var olur. Kısa öyküler de kibrit alevi gibidirler; bir anda parıldayıp yaşamdan bir kesiti aydınlatırlar. Bıraktıkları etki yaşama ve zamana değer, ruhlara dokunur; anlar sonsuza akar öykü sanatının ölümsüzlüğünde.


Kısa öykü; yaşamın akışında bir zaman parçasındaki insani durumlara odaklanan, yoğun, çokanlamlı, boşluk ve geçişleri olan, yaratıcı okurlar isteyen bir türdür. Tomris Uyar'ın sözüyle “yaşama tutulan spot ışığı içinde gördüklerimizdir.” İnsan ruhunun derinliğine ulaşan az sayıdaki sözcükle, birkaç fırça darbesi kullanarak tümel hakikati görmemizi sağlayan Zen ressamları tarzına benzer bir çalışma ister öykü.


Murathan Mungan’ın yeni öykü kitabı Kibrit Çöpleri, Takribi ve vasati kıpkısa öyküler nitelemesiyle sunuluyor. Bu kitabında Murathan Mungan yepyeni deneyselliklere açıyor öykü sanatını ve kendi öykücülük serüvenini. Kibrit Çöpleri’nde kısa öykünün yoğunluk ve derinliğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Kibrit çöpleri misali kısacık öyküler var kitapta. Her öykü çoğalan anlamlarıyla yaşama dokunarak içinde gizlediği ateşle başka yaşamları, yürekleri ve bilinçleri tutuşturuyor. Duman İşaretleri öyküsüyle başlıyor sayfalar. Burada yazar okurdan tek isteğini belirtiyor: “Hız yapmayın okurken. Göze az görünenler, hızda çabuk kaybedilirler.” İçinde yaşadığımız hız çağına karşı, metnin içinde karşıt hız geliştirerek, metni yavaşlatarak okumamızı istiyor. Hızla akan görüntü, ses ve imgeler çağında her şeyin kısa sürede yitip gittiğini vurguluyor.


Kibrit Çöpleri’nde insanı düşündüren, düşlere açan anların öykülerini dillendiriyor Murathan Mungan. Bilinçli olarak bıraktığı metin içi boşlukları okurun yaratıcı sezgi, düş ve düşünce gücüyle tamamlamasını bekliyor asıl olarak. Okuru, yazdığı öykünün içinde yol arkadaşlığına çağırıyor; yol çok kısa görünse de zihinlerde ve imgelemde çoğalan ve genişleyen anlamlarla uzun bir yolculuğa dönüşüyor. Öykülerin anlam yoğunluğu dile, imgelere ve boşluklara yüklenmiş durumda. Çoğu öykünün etkileyici bir girişle başladığı, çarpıcı bir sonla bittiği görülüyor; metnin başlama ve bitiş noktaları da göreceli gerçeklere açılıyor.


İnce ayrıntılardan derin insani durumları sezme gücümüzü artırıyor Murathan Mungan’ın öyküleri. Tomris Uyar’ın “aydınlanma anı” dediği anlar da başka boyutta bir anlar dizgesini oluşturuyor öykü katmanları arasında. Kibrit Çöpleri’nde öyküler hayatla buluşuyor: Hayatın dramatik anları, incecik yaşam kesitinde parıldayan, titreşen, yanıp sönen yaşamlar, insan hallerinin çelişkili gerçekleri… Biten ilişkilerdeki incecik duygusal kırılma noktaları, yalnızlık ürperişleri… Yer yer “anlatının kendini fark ettiğine” tanık oluyor; yazarın öykü üzerinde düşünen öyküleriyle karşılaşmanın heyecanını yaşıyoruz. An’dan ileri geri zamansal sıçramalarla örülmüş öykülerin yanı sıra fantastik öğelerle düşsel boyutları genişlemiş öyküler var. Yaşam anlarının derin kuyusundan çıkarılmış suskun ama dopdolu öyküler yer alıyor Kibrit Çöpleri’nde. Psikolojik derinliğin yanı sıra felsefi derinlikte cümleler ve anlatımlar öyküleri zenginleştiriyor. Birçok öyküde başlık, öyküyü çözüp anlamlandırmayı kolaylaştırıyor; modernist sanat akımlarına özgü resimlerdeki gibi.


Ardıç öyküsünde çocuk düşlerine dalan yazarın, Ardıç’ın yanı sıra pek çok öyküsünde mimari yapıya dikkat ettiğine; metnin yapı sağlamlığına, öğelerin yerleşimi, uyumu ve tekrar düzenine önem verdiğine tanık oluyoruz. Bu tanıklık, yazarın öykü sanatına verdiği estetik değerin kanıtı durumunda. Kitaptaki en ilginç öyküler arasında Buluş ve Rüya Ayna başta geliyor. Her iki öykü arasında ince, göze görünmez bir bağ olduğunu düşünüyorum. İnsanın kendi kendisinden kopuşu, yabancılaşması, geçmişini, varoluşunu terk etmesi… Sonra hikâyenin aslının kaybolup, üzerinin düş, söylence ve kurmacayla örtülmesi zaman içinde… Bu iki öykü, yazarın buluşları ve yaratıcılığıyla ilgi uyandırdığı gibi, dillendirdiği insan gerçekliği ve varoluş sorunsalıyla; düş ve gerçeğin buluşma, kırılma noktaları ve birbiri içinde sürmesiyle, kitaptaki en derinlikli öyküler arasında yer alıyor. Katlanmak öyküsünde Hiçlik’in hikâyesizlik demek olduğunu, hikâyenin olmadığı noktada Varlık’ın Hiçlik’e dönüştüğünü anlıyoruz. Hikâyenin varoluşun içinde çoğalan bir gerçeklik olduğunu seziyoruz aynı zamanda.


Kibrit Çöpleri içindeki öykülere şiirsel, imgeli bir dil egemen. Murathan Mungan’ın aynı zamanda şair oluşu; öykü metinlerine şiir sanatından esintiler getiriyor. Öykülerdeki yaşlı adamlar, yaşlı kadınlar tüm ömrünü uzun bir hikâyenin satırlarını okur gibi yaşamış insanlar… Masa’da ünlü, “Masa da masaymış ha” dizesinden öyküye geçiş yapmış bir masanın ilginç bir öykü kişisine dönüştüğünü görüyor; özneleşen nesnenin halleri üzerinden gerçekleşen okumada masalsı bir sonla karşılaşıyoruz. Çay Bahçesi Şarkıları öykü kişisi olarak yazarın yazma anındaki sıkıntı ve sancılarını dillendiren bir öykü. Murathan Mungan’ın metni ile öykü metni içindeki kurmaca yazarın metni, öykünün başlığında buluşuyor; gerçek ile kurmacanın buluşturulmasıyla ilginç bir deneysel çalışmaya imza atılmış oluyor.


Aşk ile sinemanın aldanış üzerine kurulmaları nedeniyle bir ortaklık taşıdıklarını okuyoruz Sinema ve aşk öyküsünde. “İnsan öncelikle bir aldanışa âşık olur, sonra o aldanıştan bir hakikat yapmaya çalışır hayatına… Bazı filmler çabuk biter.” cümleleri etkileyici. Eskilerden Konuşmak’ta yaşayan eski zaman parçaları “yağmur incesi İstanbul hüznü” halinde dolaşıyor sayfalarda. Yaşar Yenge’de insan ilişkilerinde iyice azalan içtenlik, sevgi ve dürüstlüğe açılıyoruz. İnsanı insanlar arasında var eden değerin kendi hikâyesi olduğunu, her hikâyenin yaşama anlam kattığını, hayatla hikâyenin sık sık buluştuğunu düşünüyoruz yeniden. An öyküsü ise tüm kitabı kendi içinde toplayıp yoğunlaştırıyor. Sır Kâtibi, tasavvuf derinliğine uzanıyor ve öykü sanatına mistik renkler kazandırıyor: “Birilerinin içeri sızması için aralık bırakılmış kapılar değil midir öyküler? İçine ses olarak üflenen, sayfana harf olarak düşen sır’dan bir parçayım belki de… Al beni bir başkasına ver. Unutma, sır başkalarına vermek içindir.” Hayatın ayrıntılarıyla öykülerde karşılaşmanın heyecanını duyumsatıyor bazı öyküler. “Öykü kişileri yaşadıkları suların sayfalarından çıkarıldıklarında ölürler, bizi onlardan sayfalar ayırır” diyen yazar, şöyle devam ediyor: “Birbirimizin duvarlarından hikâyelerle geçeriz.”


Kibrit Çöpleri’nin tümünü “yakıp” bitirdiğinizde mutlak bir karanlık çevrelemiyor sizi; tam tersine, önceki yaktıklarınızın tutuşturduğu yaşam anlarında yepyeni öykülerin yanıp söndüğünü görüyor; kibritlerin alevinden deniz fenerlerine açılıyor; öykü ışığının rehberliğinde yol alıyorsunuz.


Hülya SOYŞEKERCİ
Taraf Kitap
11.03. 2011
hsoysekerci@gmail.com

0 yorum:

İzleyiciler

Blog Arşivi