8 Temmuz 2011 Cuma

ANILARDAN ÖYKÜLERE “O YAZ”




Öykü sanatının beslendiği, can bulduğu pek çok kaynak vardır. Kimi öyküler yaşamdan beslenir, kimileri ise kitaplardan, edebiyatın başyapıtlarından… Yaşamdan beslenen öykülerin odağında zamanın akışı içinde var olan insanı görürüz her zaman. Sisyphos gibi, taşımakta olduğu yazgısını değiştirmek için zorlu ve onurlu bir çaba içindeki insanı… Gerçekliğin yazar imgeleminde yepyeni dönüşümlere uğraması ve dilin farklı doku ve tatlarından geçerek bambaşka bir karakter kazanmasıyla şekillenir öyküler. Yaşantılar ve anılardan yola çıkıyor olsalar da; anlattıkları, dile getirdikleri ya da gösterdikleri artık yazınsal alana özgüdür. Metnin kendi gerçeğidir öykü cümlelerinin içinde dolaşan o sonsuz güç.
Birsen Ferahlı’nın ilk öykü kitabı O Yaz’ı okurken, yaşantılar ve öyküler arasındaki o canlı ve dinamik ilişkinin diyalektik sarmalını düşündüm sürekli. Öykü kişilerini geçmiş zamanda; özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda dolaştıran Birsen Ferahlı, insan yaşantılarını öyle incelikli bir tarzda kurguluyor ki, artık o yaşantıların dönüşmüş, farklılaşmış, süzülüp öyküleşmiş biçimlerini okuduğumuzu hissediyoruz. Bu noktada Feridun Andaç’ın sözlerini bir kez daha okumakta yarar var: “Öykü hatırlamadır. Belleğin o sırlı yanına dönerek yazıyoruz. Bir ses, bir söz, bir imge, bir anın görüntüsü bizi oraya götürüyor; sözcüklerin aynalı dünyasına. O aynaya bakarak yazıyoruz.” Hatırlama ile öykü arasındaki estetik, dramatik ve diyalektik süreçler ve ilişkilendirmeler, yazarın yaşantıları kurgulama ve dil içinde yeni bir imge dünyası yaratmadaki başarısıyla paralel doğrultuda ilerler.
Birsen Ferahlı, yaşantılardan gelen ayrıntı zenginliği ve çeşitliliği ile yazıyor. Kitabı okurken Füruzan’ın öykülerinde var olan o gözlem ve ayrıntı zenginliğini de anımsadım. Öykü, ayrıntılarda gizli olan bir dünya kurar çünkü; insan her ayrıntıda yaşamın içerdiği bir gizemi duyumsar kendi içinde. Özellikle geçmişteki yaşantılar söz konusuysa; öyküde yer alan bir mekân, bir eşya, bir söz, bir davranış okurla yazarı aynı döneme özgü bazı yaşantılarda, birtakım ortak noktalarda buluşturur. Böylelikle öyküler başka zihinlerden geçerek, dönüşüp anlam katmanlarından süzülerek yaşamla yeniden buluşmuş olur. Yazarın yaratıcı zihni ile okurun yaratıcı zihni birlikte var olurlar o noktada.
O Yaz, 9 öyküden oluşuyor. Yazarın her öykü üzerinde uzun süreli ve yoğun bir emek verdiği fark ediliyor. Her öykü, dilin içinde kurup gösterdiği yeni ve farklı bir dünya ile yüreğimize ulaşıyor. Öykülerin çoğunun kadın odaklı oluşu dikkati çekiyor. Kitaptaki öykülerin bir kısmı 1960 sonrasının yaşamından, anılarından izler taşıyor. Ege’nin sahil kasabalarından, küçük kentlerinden, İzmir’den ve İstanbul’dan sesler, izler, yankılar, imgeler getiren öyküler hepsi de.
Kitabın adının O Yaz oluşu, bende yazarın Füruzan’ın en son eseri olan Sevda Dolu Bir Yaz’a bilinçli ve güçlü bir selam gönderdiği izlenimi uyandırdı. İlk öykü olan Bir Deli Heves’i Birsen Ferahlı, geriye dönüşlerle, bilinç akışıyla örgülenen ve yaşlı kadın karakterinin bakış açısından anlatılan bir metin olarak kurguluyor. Bir Deli Heves’te arada bir bakış açısı değişiyor ve yazarın ya da öykünün 3. tekil kişi anlatıcısının da devreye girdiği görülüyor. İzmir’in çok kültürlü toplum yapısının kadınları, eski yılların İzmir’inden panoramik görünümler ve semt manzaraları, İzmir’in güzelliklerinin betimlemelerindeki canlılık Bir Deli Heves’e farklı boyutlar kazandırıyor. Öyküde anlatım, yazardan /3. tekil anlatıcıdan sonra tekrardan Fehime karakterinin eline geçiyor. Efsanelerin İzmir’ine yolculuklar ve kadının özgürlük arayışı bu öyküye damgasını vuruyor. Öykü kişilerinin ve özellikle Fehime’nin ruhsal derinliği dikkatimizi çekerken, zamanın içinden tarihin ve insan yaşantılarının akıp geçişini yüreğimizin içinde duyumsuyoruz. Bu öykü, Füruzan’ın Gül Mevsimidir’inin tadında. Öykü kahramanının anlatımı ve bakış açısı, öykü atmosferinin tarihselliği bakımlarından Gül Mevsimidir’ine nazire olarak yazılmış sanki. Ancak bu öykünün Birsen Ferahlı’nın kendi yaratım sürecinde şekillenerek, tamamen yazarına özgü bir biçim ve biçem kazanmış durumda olduğunu da belirtmek gerek.
Kabul Günü öyküsü, 1970’li yıllarda Ege kasabalarındaki memur kesimi hanımlarının daralan yaşamlarına ayna tutuyor. Görev nedeniyle zorunlu olarak yaşamak durumunda oldukları kasaba çevresinde bir memur elit tabakası yaratan bu kadınlar, ne yazık ki kendileriyle değil, kocalarının mevkileri ile var olabiliyorlar; Savcı’nın Rabia,  Doktor’un Münevver, Kaymakam’ın Nesrin diye anılıyorlar. Bu kadınların sık sık yaptıkları kabul günleri dışında hiçbir sosyal yaşamları yoktur; hayatlarında en ufak bir renk bulunmaz. Zorunluluklar onları kuşatmış; taşra sıkıntısı tüm yaşamlarına çöreklenmiştir. İstanbul’un yoksul bir kenar mahallesinden çıkıp birtakım tesadüfler sonucu Savcı ile evlenmiş olan kadının orada çevirdiği birtakım entrikalar ve kıskançlık nöbetleri ilgiyle okunuyor. Ait olmadıkları bu yerdeki sıkıntı ve daralma, başta Savcı’nın Rabia olmak üzere bu kadınları, dedikodu ve kıskançlıkların entrikalı tuzağına düşürüyor. Karılarının geçimsizliği nedeniyle kendi aralarındaki ilişkilerlere mesafe koyan kocaların, şehir kulübünde birbirlerine soğuk bakmaları gibi birtakım sahneler yazarın gözlem gücünü yansıttığı kadar, insanların davranışlarına ironik/eleştirel göndermelerde bulunuyor. Öyküde, yaşam yolu İstanbul’un kenar mahallesinden Anadolu kasabasına düşen mutsuz ve öfkeli Rabia’ya yazar tarafından ruhsal bir derinlik ve inandırıcılık kazandırılmış durumda. Genç bir kızken tiyatro oyuncusu olmak isteyen Rabia’dan şöyle söz ediliyor: “…her biri ötekinin aynısı olan bu Anadolu kasabalarında yalnızca ‘savcının karısı’ rolü vardı onun için.”(s. 37) Rabia, kasabadaki öteki memur hanımlarıyla sürekli alay eder o acımasız tarzıyla. Böylece bu ıssız ve ruhsuz kasabada kendine bir eğlence bulmuştur. Tiyatroyu düşlerinde oynar Rabia. İç konuşmalarından birinde öfkeyle şöyle söyler: “Kimsiniz siz ha? Ne Çalıkuşu, ne tarlakuşu… Serçe bile değilsiniz! Bilmem kimin karısı, çocukların anasısınız yalnızca! Hepsi bu! Hepsi bu kadar işte! Böreklerinizden, keklerinizden, kurabiyelerinizden nefret ediyorum! Nefret! Hepiniz birer zavallısınız!”(s.41) Rabia ruhen Madame Bovary’e benzer biraz da; ama kendine değil de çevresine zarar veren bir Madam Bovary. Aynı kısırdöngü, aynı sıkışmış yaşam her gün tekrarlanır kabul günlerinde. Tam anlamıyla bir taşra atmosferinde soluk alırız. Yazarın, insanları kuşatan eşyaların, nesnelerin anlatımındaki ve öykü atmosferi kurmadaki titiz yaklaşımı dikkate değer ayrıca.
Kitapta en ilgi çeken öykülerden biri Karakaya. Kumsalın ortasında yükselen kapkara, sivri bir tepedir; dipsiz uçurumlu, ışıksız, karanlık bir kayalıktır Karakaya. İntiharın anlamlarını çoğaltıp gölgelere ve derin karanlıklara çeken bir ölüm imgesidir o. Kara bir söylenceye dönüşmüştür Karakaya: “… üstünde gri bir bulut dolaştığını, taşına ayak basanın iliğinin kemiğinin titrediğini, yediden yetmişe bu yörede yaşayan herkes bilir. Öyleyken sesi kim duymuş, bulutu kaç kişi görmüş, kimlerin iliği kemiği titremiş sorulmaz hiç.”(s.46) Karakaya’dan, uzun yıllar boyunca onurları için ölüme atlamıştır insanlar… Kadın kahramanının iç konuşmalarıyla ruhsal uçurumların derinliklerine inen öyküde, onun Karakaya’ya tırmanması, kafasındaki intihar fikrini Karakaya ile mücadele ederek yenmesi dile getiriliyor. Bir dağcının tırmandığı dağla mücadelesi gibi, Karakaya’nın zirvesine çıkarak ölüm fikrini yener anlatıcı. Umutla, dirençle sürer öykü ve yaşam: “Ölümsüz bir tanrıça heykeli gibi dimdik durabilirim” diyen anlatıcı, uçuruma, gri buluta, denizin dalgalarına meydan okur; bir de kendini kirli ve onursuz hissetmesine neden olan o kaya gibi sert toplumsal önyargıya.
Kitaba adını veren O Yaz’da 1970’lerin ilk yıllarında sık sık karşılaştığımız, sahillerdeki çadır(kamp) yaşamı anlatılıyor. Bir kız çocuğunun penceresinden bakıyoruz o yıllara, kıyılardaki yaşama. Hayranlık duyduğu ve çok sevdiği ablasına yakıştırdığı Ali Abi’si… Radyodan duyulan haberler… Büyüklerin konuşma ve yorumları… Denizin sularına kurulan rakı sofraları… Kızlı erkekli turistlerin gelişi ve komşu çadıra yerleşmesi… O yıllarda henüz bırakmamış olduğumuz o geleneksel konukseverliğimiz… Sonrasında, küçük kızın tanık olduğu ve yaşamında bir kırılma noktası oluşturan tuhaf bir olay… Artık, hep o sırla yaşayacaktır küçük kız; bir de içinde nereden kaynaklandığını tam olarak anlayamadığı garip bir öfkeyle…
Kimya Dersi’nde, yatılı kız okulunun kimya öğretmeninin sınıftaki öğrencilere hitaben “sunduğu” vaazı okuyoruz. Kadın öğretmenin dilinden, o yılların acımasız ve katı eğitim anlayışına tanık olurken, bir yandan da öğrencilere verdiği öğütlerin anlamsızlığı karşısında hayretler içinde kalıyoruz. Kadın üzerindeki toplumsal baskının, yine “görevli” bir kadın aracılığıyla gerçekleştirilmesi ve çoğaltılması ironik bir durum oluşturuyor; namus kavramından erkek düşmanlığına kadar uzanıyor bu sınıf içi konuşma. Bir noktadan sonra hem acıklı hem de gülünç bir hal alıyor… Öykünün “anlatan” değil, “gösteren” bir edebi tür olduğunu bir kez daha anımsıyoruz Kimya Dersi’nde.
Ahsen Abla’da aynı adlı öykü kişisi, kasabanın dar yaşamına meydan okuyan yüreğinin sesini dinleyen ve yaşamındaki tutsaklık zincirlerini kıran bir kadın olarak, öykü anlatıcısının daha ilk gençlik çağındayken zihninde derin bir iz bırakmıştır; Ahsen Abla’sı, kadının özgürlük arayışının ve bireyleşme çabasının timsali gibidir onun gözünde. Aradan yıllar geçmiş ve bir rastlantı sonucu karşılaştığında ona olan saygı ve hayranlığı biraz daha pekişmiştir. İçinde yoğun bir yaşam enerjisi, gizli bir hayat taşıyan Ahsen Abla, sonunda o gizli hayatın ve düşlerinin ardından gider. Kasabayı çevreleyen dağlara evinin penceresinden bakarken, uçan halının üzerinde uzaklara, başka yaşamlara süzülen biridir o. Bir gün, içinde bir yerde bir taşı oynatır Ahsen Abla ve tutkuyu gerçeğe dönüştürür.

Bir kuşağın kendini bulduğu ve kendi yaşamından renkler, anılar taşıyan öykülerle karşılaştığı bir kitap O Yaz.  Ahsen Abla’da 1970’lerin modası olan konken partilerine, oyun masalarının çevresinde toplanan insanların trajikomik dünyasına da yakından tanık oluruz.
Yazar, çocukluk ve ilk gençliğindeki imgelerin derin kuyusuna girmiş, diptekileri su yüzüne çıkarmış özenli kalemiyle. Çilingir öyküsünde, dile getirilen ve gösterilen insani durumların yavaş yavaş aydınlatılarak verilmesi, ilgilerin adım adım kurulması, ilk paragraftan başlayan bir anlam yoğunluğu yaratıyor. Adım adım geriye doğru gidiyoruz; çalışan bir anne olan anlatıcıyla birlikte.  Evin kapısının dışında, anahtarsız, yorgun bir şekilde, karnı aç çocuğuyla kalan çalışan annenin çilingir çağırması… Sorumluluk, zamanla yarış… “…Yüksek notlar alarak geçtim o derslerin sınavlarından. Üstün başarılarla. Ama çantada anahtar yoktu.”(s.83) İnsana dokunup hafiften acıtan bu öykünün ironik dokusu etkileyici. Çilingir’de sosyal sorunlara birey odağından bir yaklaşım söz konusu.
Kayıt Dışı, öykü kişisine hitaben yazılmış; Esra’ya.  Yaşamında büyük sorunlar ve ekonomik sıkıntılar olmadığı halde “çok çok sıkılan” ve kendi hayatlarını daraltan insanlar, (özellikle kadınlar) var burada… Esra ile anlatıcının birbirine dönüşmesi, öykünün dramatik zenginliğini artırıyor.
Koza, bedeni terk eden küçük bir bilinç parçasının gözünden “yoğun on iki” adlı ağır hastanın dünyasını ve yaşamını aydınlatıyor. “Yoğun on iki”, ölümle yaşam arasındaki ara mekânda kalmıştır; hastanenin yoğun bakım odasında çevredeki sesleri duyar, tepki vermeye çalışır. Bedenin dışındaki bilinç parçası yeniden bedenin içine girer. Okurken anlarız ki “Yoğun on iki” bir yazar kadındır. Geriye dönüşlerle çocukluğa kadar gider; aile içi şiddete tanık olur. Yazdıkları ve yazacaklarıyla hesaplaşır; düşünür, hayaller kurar ve kurgular yaratmaya çalışır. “Bedenimi palto çıkarır gibi yatakta bırakıp dilediğimce davranmak, kelebeğin kozasını yırtıp kanatlanması kadar şaşırtıcı bir şey.” der. (s. 95) “Koza” yaşamdır; yazarın günlüklerinin adıdır. Öykünün son iki sayfasında bilincin ölüme doğru kayması; sözlerinde günlerin, mevsimlerin ve yılların yer aldığı; yani zamanın aktığı bir eski şarkının araya girmesi, öyküyü daha etkileyici kılıyor. Ölüme doğru giden kadın yazar, ölmeden çemberi tamamlamak azmindedir sürekli. Eser ve yaşam bir bütünlüğe ulaşmalı; başı sona kavuşmalıdır mutlaka. Çok hızlı yazmalıdır; anlatacak o kadar çok şey vardır ki… Bazı şeyler eksik kalacaktır, tamamlanamayacaktır belki de. “Döngü duruyor. Kargaşanın ortasında düğüm ağır ağır çözülüyor. Tan yeri kesintisiz bir tek çizgiye dönüşüyor. Çizgi çölde nazlı bir elif gibi doğrulup yavaşça öne eğiliyor. Bukleli saçların çevrelediği gülümseyen çocuk yüzleri, kızarmış ekmek kokusu, gözyaşı, kahkaha, gelenler, gidenler, sabahlar, akşamlar, deniz, yer ve gök sarmalanarak çember tamamlanıyor.”(s. 104) Yaşamın ufuk çizgisinin çölde nazlı bir elif gibi doğrulup yavaşça öne eğiliyor olması; elif’in tek başına taşıdığı o evrensel sonsuzluğa işaret ediyor sanki. Yaşam parçacıkları, yaşantı anları ve insanın izleri savruluyor zaman rüzgârında. Deniz, yer ve gök sarmallanarak çember tamamlanıyor; eser ile yaşam bütünleşip birbirine dönüşüyor. Anlık aydınlanmanın içinde tüm evren açılıp birdenbire kendini gösteriyor. Çemberin tamamlanması, Borges’in Alef’indeki gibidir; insan tam o noktada aynı anda tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda birden var olur; o anda tüm zaman/mekân süreçlerine dokunur. O mutlak bütünlüğün anlamı, yoklukta sonsuz varlığa kavuşmak; evrensel gerçekliğe katılmaktır. Ölümden geçerek başka bir zaman boyutunda var olabilmenin sonsuz gizemidir bu. 
O Yaz’ın öykülerindeki dantelsi incelik, duruluk, yoğunluk ve derinliğin yanı sıra gözlem, ayrıntı ve yaşantı zenginliği, Birsen Ferahlı’nın öykücü kimliğinin altını çiziyor. Bundan sonra yeni öykü kitaplarını merakla beklediğim yazarlar arasında Birsen Ferahlı da olacak.
HÜLYA SOYŞEKERCİ
  hulyasoysekerci@yahoo.com
(VARLIK dergisi, Haziran 2011)

0 yorum:

İzleyiciler

Blog Arşivi