5 Eylül 2011 Pazartesi

“YOLDAŞIM 40 YIL” İLE BİR OKUMA YOLDAŞLIĞI

30.06.2011'de yitirdiğimiz değerli yazar Hulki Aktunç'un anısına

( Hulki Aktunç, “Yoldaşım 40 Yıl”, Edebiyatta 40. Yılında Hulki Aktunç, söyleşi Rıza Kıraç, Say Yayınları, İstanbul, 2008)

Yazarların yaşamöykülerinin, yazma serüvenlerinin, kendi edebiyat çevresindeki yaşantılarının en iyi tanıkları günceler, anı defterleri ve söyleşiler gibi birinci elden kaynaklardır.  Gerçek yaşamın izlerini süren günce, anı ve söyleşiler; kurmaca ve imgelem yönleriyle tanıdığımız yazarların gizemli dünyasına ışıklı bir pencere açmamızı kolaylaştırırlar. Bu noktada kurmacayla değil, yaşantılarla yüz yüzeyizdir artık. Son zamanlarda “nehir söyleşi” tarzında kitap boyutundaki çalışmalarla bir yazarın pek çok yönüne tanık olabiliyor; o yazarın yaşamının farklı birçok cephesini tanıma ve anlama olanağı bulabiliyoruz. Nehir söyleşiler günlerce, aylarca sürüyor; yazarın sözlerinin yanı sıra elinde bulundurduğu belgeler ve mektuplarla; resim, fotoğraf gibi görsellerle, bu edebiyat tanıklığı muhteşem bir yazınsal/toplumsal/ tarihsel zenginliğe dönüşüyor. Nehir söyleşiler, yazarın zihinlerdeki imgesine çok boyutluluk da kazandırıyor.  

Rıza Kıraç’ın, değerli yazar ve şair Hulki Aktunç’un edebiyat hayatının 40. yılı dolayısıyla 2008’de gerçekleştirdiği ve “Yoldaşım 40 Yıl” adıyla yayımladığı nehir söyleşi de böyle bir yoğun anlam dünyasını çoğaltıyor kendi içinde. Rıza Kıraç’ın içtenlikli sorularına Hulki Aktunç’un yanıtlarını okurken, bir yazarı oluşturan iç ve dış dinamikleri yakından görme, tanıma, yorumlama olanağı buluyor ve anılar yolculuğunda bir okur olarak yazarın yoldaşı olduğumuzu duyumsuyoruz. Yolumuz, yazar Hulki Aktunç’la beraber nice hayatlara, nice olaylara, edebi ve siyasi kişiliklere, nice tanıklıklara açılıyor; yazarın dünyasını anlama çabası, yazarı oluşturan ortamı da tanıma ve anlama çabasına dönüşüyor.


Arada yer alan anekdotlar, fıkralar ve gülümseyen/gülümseten anılar bu okuma serüvenine bambaşka renkler kazandırarak ilerliyor. “Yoldaşım 40 yıl” da keyifle okunan bir nehir söyleşi olarak edebiyat tarihi içinde hem Hulki Aktunç ustanın önemini ve değerini vurguluyor; hem de ülkenin son kırk- elli yılının başlı başına bir kültürel-siyasal panoramasını canlandırıyor gözümüzün önünde. Hulki Aktunç’un bir sanatçı ve edebiyatçı olarak çok yönlülüğünü ilgiyle okuyor; emek verdiği her alanda ustalıklı işler gerçekleştirdiğini görüyor ve onun edebiyat dünyasına katkıları üzerinde bir kez daha düşünüyoruz.  Yazarın öykü, roman, günce, anı, şiir, makale, deneme, eleştiri gibi pek çok yazınsal türün tam hakkını verdiğine tanık oluyor, bir yandan da resim sanatındaki yeteneğini geliştirerek, sergilere katılacak nitelikte çalışmalara imza attığını görüyoruz.

Kitabı okurken en çok düşündüğüm konulardan biri şu oldu: Bir yazar yaşamı boyunca yazdıklarına ne kadar çok emek verirse; dili ne kadar başarılı kullanırsa,  bilgi, kültür ve deneyimini ne kadar çok arttırır ve yazılarını bu sağlam temeller üzerinde yükseltirse, o kadar güzel ve nitelikli eserler yaratmayı başarıyor. Hulki Aktunç’un engin bir kültüre sahip olduğunu, küçük yaşlarından itibaren kitap okumayı bir tutkuya dönüştürdüğünü; gerçek bir kitapsever olarak yaşamını “okuma sevdası” üzerine kurduğunu gördüm satırların arasında. Bu sevda giderek yaratıcılığın coşkusuna bürünecek;  “okumadan” duramadığı gibi “yazmadan” da duramayacaktır Hulki Aktunç. Okumak ve yazmak, onun için yaşamsal önemde bir eyleme dönüşecektir.

Yoğun okumaların yanı sıra insanları ve toplumu da çok iyi gözlemliyor Hulki Aktunç. Erkenden başladığı okuma serüveninde yıllar içinde bilgiden bilince doğru açılıyor zihninin kapıları. Toplumdaki çelişkilere, insanların hatalarına gözlerini kapayamıyor; haksızlık ve adaletsizliklerden rahatsızlık duyuyor. Bu durum, onu yavaş yavaş özgürlük, demokrasi, toplumsal adalet, eşitlik, kardeşlik… gibi sosyal değerlerle buluşturacak ve siyasete; özellikle toplumcu siyasete ilgi duymasını sağlayacaktır.

Okuduğu askeri liseden, yazdıklarına ve okuduklarına müdahale edilmesi; kısacası düşünce özgürlüğünün kısıtlanması nedeniyle ayrılıyor Hulki Aktunç; oradan, yaşamı için rehber olacak sıkı bir çalışma disiplini aldığını da inkâr etmeden. Askeri lisenin duvar gazetesinde başlayan yazma serüveni, Kadıköy’ün ilerici, aydın, sosyalist gençleriyle bir araya gelip yepyeni bir dergi çıkarma aşamasına ulaşıyor. Bu gençler arasında Selim İleri, Naci Çelik, Taylan Altuğ da vardır.

Doğduğu evi, mahalle ve çevresini anlatırken, babasının dükkânının bulunduğu Kadıköy çarşısını dile getirirken, ardında kalan anılara Hulki Aktunç’un sevgiyle yaklaştığı dikkatimizi çekiyor. “Kadıköy çarşısı, bir diller yelpazesiyle, diller ormanıyla karşılaştığım bir yerdi ve benim için inanılmaz bir şanstı yani.” (s.19)  diyor. Çok kültürlülüğü, doğma büyüme pek çok İstanbullu gibi, içine doğmuş olduğu İstanbul kültürüne özgü bir yaşama tarzı olarak doğallıkla benimsiyor Hulki Aktunç. Ermeni, Rum, Musevi, Kürt… her kültürden arkadaşı vardır çocukluğunda. Pek çok dile, farklı kültürlere açmıştır gözlerini.  Yazarın deyişiyle, bu, “inanılmaz bir dil bereketidir.” “Bu durum insanı kendiliğinden kendi dilini diğer dillerle karşılaştırma durumunda bırakıyor ve bu yıllar sonra yazacağım Büyük Argo Sözlüğü’nün temelinde yatıyor.”(s. 18) diye belirtiyor Hulki Aktunç. Okuma tutkusunun çocukluk yıllarına uzanması gibi, dillere ilgi duymasının kökeni de çocukluğuna dayanıyor. Hulki Aktunç özellikle sözcüklerin kökenine inme, ilk anlamı keşfetme tutkusunu açıklarken önemli bir ipucu veriyor: “Sözcüğün kökenine indiğinizde sözcüğün tarihi ve sonra sosyolojisi ortaya çıkıyor.”(s.20) Olgusal bağlamda ele alındığında dilin tarihsel, toplumsal bağlantılarından koparılamadığı gerçeğini vurguluyor burada.


Hulki Aktunç, hayatla ilgili ilk dersini bir balıkçı ustadan alıyor öncelikle. Yazarın balıkçı ustaya dair çocukluk anısında bir Sait Faik öyküsü tadı var. Çocukluğunda belleğinde iz bırakan insan tiplerini, birer karakterler geçidi halinde dillendirip gözümüzün önünde canlandırıyor. Bu arada 6-7 Eylül olaylarının Kadıköy çarşısındaki görünümleri, çocuk Hulki Aktunç’un belleğinde darmadağınık ve çok derinlerde kalan izler bırakıyor: “Dehşet içinde yıkıntıların arasında yürüdük, bunu hatırlıyorum, bir yıkım nehrinin içinden yürüdük.” diyor. (s.29) Hulki Aktunç, Göz Bağı adlı öyküsünü 6-7 Eylül’ün bir izleniminden yola çıkarak yazdığını belirtiyor. Yaşadıkları, gördükleri bire bir olarak “Hulki Aktunç edebiyatında” yer almıyor. O, yaşadıklarını “anlatan” bir yazar olmadığını, yaşadıklarını “yeniden yorumlayan”, imge ve izlenimlerini “dönüştüren” bir yazar olduğunu dile getiriyor söyleşi boyunca.  


Hulki Aktunç,  yaşadıklarından yakaladığı bir imge ya da izlenimin ardına düşer ve yaşananı dil estetiği içinde dönüştürerek, ona sanatsal anlamlar yükleyerek yazar. Büyüdüğü ev, Bir Çağ Yangını romanının mekânını kurar ama yazar bu romanını kesinlikle otobiyografik bir roman olarak nitelendirmez:  “Yaşadığım ev açısından yüzde yüz otobiyografik bir mekân ama benim yaşadıklarım açısından kesinlikle otobiyografik bir roman değildir. Mekân olarak o ev vardır sadece. Kişileştirilmiş ev. Belki de ben, o…” der. (s.15) Bu evin cumbasıyla ilgili anlattıkları mutlaka okunmalıdır diye düşünüyorum. Ahşap evin cumbasının bir çocuk için ne anlamlara geldiğini, sokağa uzanan cumbanın hangi çocuksu düşlere pencereler açtığını,  cumbanın farklı pencerelerinden bakan çocuğa görme biçimleri açısından ne gibi pratikler kazandırdığını görmek ve anlamak için… Çocukluğunu, Darıca’nın cumbalı ahşap bir evinde geçirmiş biri olarak, o an Hulki Aktunç’la bir ruh yakınlığı kurduğumu duyumsadım. Sanki aynı cumbadan bakmıştık evlerimizin bulunduğu sokağa…


Öğretmenleri de önemli bir yer tutar Hulki Aktunç’un çocukluk ve ilk gençlik dünyasında. İlkokul öğretmeninin Ahmet Rasim’in kızı olduğunu çok yıllar sonra, Ahmet Rasim’in bir anı kitabından tesadüfen öğrenecektir. Öğretmeni Rasime Hanım için şöyle söyler: “Beni çok iyi yetiştirmesinin yanı sıra bir de bu alçakgönüllülük dersini verdi.”(s.34)


Sonrası askeri okul... Babasının karşı çıkmasına rağmen ailesine yük olmadan okumanın tek yolu olarak görür askeri okulu.  Askeri ortaokul sonrasında askeri lise için Erzincan’a gitmek zorunda kalır ve müthiş bir kültür şoku yaşar Hulki Aktunç. Henüz 14 yaşındadır.  Erken yaşta yoksul Anadolu’yu ve Anadolu insanını yakından tanır. Bu döneminde sürekli günceler tutan ve kitap okuyan bir Hulki Aktunç vardır. Yaz tatillerine İstanbul’a geldiğinde yerli ve yabancı klasikleri bol bol okur; Çehov, Gogol, Dostoyevski, Sait Faik, Orhan Kemal… Sonrasında okuldaki duvar gazetesine yazdığı yazılar, okuduğu kitaplar gibi konularda karşılaştığı bazı sıkıntılar ve baskılar… Ve askeri okuldan kaçış gibi bir ayrılış…


Okuma tutkusu ona sağlam bir bilinç kazandırıyor; onda bireysel-toplumsal farkındalıklar yaratıyor. Hayatta gördüğü, tanık olduğu olumsuz ve dengesiz durumları, birtakım adaletsizlikleri sorgulamaya başlayan aydın bir genç oluyor Hulki Aktunç.  Okumaya, yazmaya devam ederken, bir yandan resim çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul’da ufak bazı işlerde çalışarak harçlığını çıkarırken,  toplumsal bilincini bir parti (Türkiye İşçi Partisi) çatısında örgütlü mücadele içinde geliştirmeye devam ediyor. Sonrasında Kadıköy’deki kitapçıda tanışıp dost olduğu Vedat Günyol’un Yeni Ufuklar dergisine yazdığı bir yazı dolayısıyla, yazarlıktaki ilk telifini alıyor. “O yıllarda en sıkı kankalarım olan Selim İleri, Taylan Altuğ ve Naci Çelik’e Cumhuriyet Meyhanesi’nde rakı ısmarladım ve cebimde de para kaldıydı üstelik.” (s.59) diye anlatıyor Hulki Aktunç.  O zamanlar İstanbul Radyosu’nda Orhan Boran’ın sunduğu İpana Bilgi Yarışması’nı iki kez kazanarak “Şampiyonlar Şampiyonu” olduğunu ve inanılmaz paralar kazandığını da tatlı tatlı anlatıyor. Kazandıklarıyla devlete borcunu ödüyor, kalanıyla kendine kitaplar alıyor yazarımız… Yine kimseye yük olmadan…


Sayfalar ilerliyor ve Rıza Kıraç’ın sorularıyla devam ediyoruz Hulki Aktunç ustayı tanımaya. Edebiyat çevresi oluşturma ve Kemal Tahir’le tanışma dönemi geliyor sonra. Yeni Edebiyat dergisinde yayımlanmak üzere öyküler seçen Kemal Tahir, Hulki Aktunç’un gönderdiği bir öyküyü kırk öykü arasından seçerek dergiye alıyor ve sonrasında haber göndererek onunla tanışma isteğini belirtiyor.  Hulki Aktunç, Kemal Tahir’in evine çay içmeye gittiğinde Kemal Tahir, “Hulki Bey, merak ettim bu dili nereden getiriyorsunuz ve bu dille roman yazabilir misiniz?”diye soruyor. “Efendim, bu dilin iki kaynağı var, ben tarihsel metinlere, geleneğe tutku duyuyorum, seyahatnamelere, tarihlere, halk öykülerine büyük bir tutkuyla bağlıyım.”(s.75) diye anlatıyor Hulki Aktunç.  Kemal Tahir’le yazın dostu olmalarına rağmen hiçbir zaman Kemal Tahir’ci olmadığını vurgulayan yazar, Kemal Tahir’den kuşkuculuğu, sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi öğrendiğini de önemle belirtiyor.


İpana yarışmasından gelen parayla kendine bir de yeni daktilo alan Hulki Aktunç,  edebiyat yolunda adım adım ilerlerken Kemal Tahir’in bu olumlu yaklaşımıyla biraz daha cesaret kazanıyor. İlk öyküsünü 1969’da Soyut dergisinde yayımlamış olduğunu söyleyen Hulki Aktunç, Günler kitabında Cemal Süreya’nın kendisi için “Türkçenin seramik ustası” diye söz etmiş olmasından o denli onur duyuyor ki, bu nitelemeden sonra “hiç kimsenin söylediği umurumda değil.” diyor içtenlikle. Rıza Kıraç önemli bir soru soruyor yazarımıza: “Türk edebiyatında nasıl bir boşluk gördünüz ki, öykü, roman, şiir yazmaya başladınız?” Yanıtı Hulki Aktunç’un edebiyat-sanat anlayışını net olarak görmemize olanak veriyor: “Öyküde, şiirde, roman ve resimde de geleneksel değerlerden bugüne avangardize ederek, öncü uçlar kazandırarak birçok şey getirilebileceğini kanıtlamaya çalıştım. Bu yüzden varım. Gene bu dil yüzünden bazı yabancılar ‘sizin şu öykünüzü çevirmeye çalıştık çeviremedik,’ demişlerdir. Çeviremesinler, gurur duyarım. Ece Ayhan’ı çevirip de ne yapacaksın? Yabancı dile çevirebilir misin Ece Ayhan’ı? Mümkün değil.” (s.79) Bu bağlamda Hulki Aktunç edebiyatını “avangart edebiyat” içinde değerlendirmek mümkün görünüyor.


Nehir söyleşi içinde Hulki Aktunç’un hem TİP içindeki çalışmalarına hem de hayatını kazanmak ve kimselere yük olmamak yönündeki çabalarına tanık oluyoruz. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nde önce düzeltmen sonra da redaktör olarak çalışmasını, burada Hakkı Devrim ve daha pek çok gazeteci- yazarla arkadaşlıklarını okuyoruz.  Oğuz Atay’ın, Ece Ayhan’ın, İsmet Zeki’nin, Oktay Akbal’ın, Vedat Günyol’un… pek çok edebiyatçı ve yazarın Meydan Larousse bünyesinde çalıştığını Hulki Aktunç’un tanıklığıyla öğrenmiş oluyoruz. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan bu ansiklopedi çalışmasına hepsi bir şekilde katkıda bulunmuşlar, sonucunu çıkarıyoruz.


Hulki Aktunç daha sonra Manajans’ta reklam yazarlığına başladığını anlatıyor. Reklam yazarlığı Hulki Aktunç’a edebiyat açısından çok şey kazandıracaktır: “Reklam dili, reklam iletisi çoğu kez sözcük tasarrufuna dayalı bir ileti yoludur. Sözcük tasarrufu size çok şey öğretir.” (s.108) diyor.  Eksilterek, azaltarak yazmak, Hulki Aktunç’un hem romanlarına hem de öykülerine damgasını vuran bir olgudur gerçekten. Reklam yazarlığı konusundaki söyleşisinden çok ilginç şeyler öğrendim. Mesela Faulkner, Hemingway, S. Lewis, Huxley gibi yazarların da bir zamanlar reklamcılık yapmış olduğunu bilmiyordum doğrusu…


“İçeriği kof olan yapıtlarda dilin de genellikle çürük olduğu” tespitini yapıyor Hulki Aktunç. İyi bir yazar olmak için iyi bir dili şart koşuyor. Yazınsal estetiğin temelini oluşturan dil olgusuna işaret ediyor; böylece bir yapıtın dil üzerinde yükseldiğini, dil içinde şekillendiğini yeniden düşündürüyor bizlere. “Romanlarımda, öykülerimde, şiirlerimde dil benim en önemli malzemem olduğu için, geçmişimizdeki dil hazinelerini çocukluğumdan beri yuttuğum, değerlendirmeye çalıştığım için, yazdıklarımı, öykülerimi bu çabaların belirlememesi imkânsız. Yazı dilimi de, biçemimi de elbet. İş ki, dil ve anlatım geleneklerini dingin ve edilgin bir biçimde değil devingen ve etkin yaklaşımlarla değerlendirelim. Onlara teslim olmayalım, onları geliştirmeye çabalayalım.”(s.153) sözleriyle dil ve yazın geleneğinden yararlanma biçiminin nasıl olacağını/olması gerektiğini gösteriyor. Öğeleri aynen almak, taklit etmek yani “dingin ve durağan” biçimde geleneği kullanmak değil; tam tersine “etkin ve devingen” bir yaklaşımla gelenekten yararlanmak;  geleneğin öğelerinden, renklerinden, seslerinden… hareket ederek yepyeni bileşimlere, sanatsal bütünselliklere ulaşmak; geleneğe dinamizm ve yepyeni bir estetik kazandırmaktır yazarın amacı.


Rıza Kıraç yazarın romanlarındaki kurgusal yapının üzerinde de durarak “Anlatılan olaylar, olgular öyle kopuk kopuk ve minimal ki, başka bir yazar sizin bir sayfanızdan, hatta bir paragrafınızdan yola çıkarak on sayfa yazabilir.”  yorumunu yapıyor. Hulki Aktunç usta, bunun bir mozaik tekniği olduğunu belirterek, “Mozaiğe ne kadar yakından bakarsan o kadar az şey görürsün, ne kadar genele çıkarsan o kadar geneli, bütünsel olanı görürsün.” diyor ve ekliyor:  “Bu teknik iki romanımda da var, şu an yazmakta olduğum Yedi Kırk Beş’te de aynı tekniği geliştirerek kullanıyorum. Belli parçalardan oluşan bir anlatı ama kimi parçalar eksiltilmiş. Özellikle yapılmış bir eksiltme o, ille okuyucuya, ‘gel seni burnundan tutayım da gezdireyim, sen ancak bundan anlarsın,’ mantığıyla giriş, gelişme, sonuç bölümleriyle yazan biri olmadım. Bu yüzden beni en çok etkileyen yabancı yazarlar da daha küçük yaşlarda okumaya başladığım Franz Kafka, Faulkner, Woolf, Joyce gibileri olmuştur. Giriş var mıdır, gelişme var mıdır, son mudur belli değildir onun romanında. Yani çağdaş romanı, modern romanı bulunduğum yerden yazmak istedim.”(s. 153-154)  Bu sözler, “Hulki Aktunç edebiyatının” biçim ve biçemde yenilik arayışları içinde olan modernist edebiyata eklemlendiğinin;  yeniliğin, çağdaşlığın ve modernizmin izlerini taşıdığının bir kanıtıdır. Aynı zamanda Hulki Aktunç’un romanda kurmacayı kronolojik zamana göre oluşturmadığının, bilinçaltının zaman ötesi /parçalanmış zaman algılamalarını esas alan ve bilinç akışı tekniğine yakın duran bir tarzı öncelediğinin de somut bir ifadesidir. Yukarıdaki sözlerinden başka bir yorum daha çıkarmak mümkündür bana kalırsa:  Hulki Aktunç “etkin okur” kavramına önem veren, okuru da metin içi yolculuğa dâhil eden; metin içi anlamları, eksiltili yapıdan ve mekânsal/zamansal boşluklardan çıkarsayabilecek “yaratıcı okur”a seslenen bir yazardır. Kendi yaratıcı serüvenine okuru da çağıran ve böylece metnin içinde oluşan yoğun anlamlar senfonisini okurla birlikte oluşturup yaratan bir yazar… Bu bağlamda da modernist çizgide bir yazardır Hulki Aktunç…


Romanlarından Son İki Eylül’ü yapısal anlamda şizoid olarak nitelendiriyor ve yazarken psikolojiden de yararlandığını belirtiyor. Şizoid ve paranoid kavramlarına yeniden dikkatimizi çekerek, sanatçıların dünyasını şöyle anlatıyor: “Sanatçının bilinçli yaptığı iş, gerçekliğin bir kısmını alıp çıkartmak ve onu yansıtmak ve de mümkün olduğunca yorumlamak. Bu yolla görünen temel gerçekliğin hakikatini aramak…” (s.157) Romanında “Türkiye deliler hastanesini” bir alegori olarak kurgulayan yazar, 12 Eylül sonrasında bir akıl yarılması yaşadığımızı, birilerinin aklımızı yardığını ve bu yarılma sürecinin günümüzde de devam ettiğini dile getiriyor. (s. 159) Öykülerinden de söz eden Hulki Aktunç, sanatçının hazır söyleme yüz vermemesinin hatta onu yıkmaya çalışmasının önemini vurguluyor ve “öykülerimi özünün gerektirdiği yeni bir biçimde yazmaya çalıştım.” diyor. (s.163)


Toplumsal siyaset konusunda Hulki Aktunç’un  “dikey çelişkiler” ve “yatay çelişkiler” olarak adlandırdığı olgulara da dikkat çekmemiz gerekiyor bence.  Marksizm’in dikey çelişkilerin bilimi ve felsefesi olduğunu belirten yazar, dikey çelişkinin “emek-sermaye” çelişkisi olduğunu; toplumsal dinamikleri asıl olarak bu dikey çelişkinin belirlediğini vurguluyor ve dikey çelişkiyi, sömürüyü örtülemek ya da hedef saptırmak için egemen güçlerin yatay çelişkiler yaratarak gözlerimizi bağlamaya çalıştığını ifade ediyor. Hulki Aktunç, başörtüsü meselesini yatay çelişki olarak değerlendiriyor ki ben de kişisel olarak Hulki Aktunç’a hak verdiğimi belirtmek isterim.


Hulki Aktunç’un söyleşi boyunca dilde gösterdiği titizliğe sık sık tanık oluyoruz. Bazen sorulan bir soru içindeki sözcüğü düzetiyor ya da açılımlıyor, bazen de dilde yanlış anlamalarla ilgili olarak oldukça komik birtakım örnekler veriyor. Ayrıca kavramlar konusunda bence çok önemli birkaç cümlesi var:  “Kavramları sorumsuzca ileri sürmek, ben dedim oldu kardeşim demek, düşüncesizlik ve insanları yanlış yönlendirmek olur. Bunu ilk yaptığınızda ‘hata’ olur, bunu düzeltmezseniz artık, ‘tahrif’ olur. İster dinsel kitapta, isterse bilimsel kitapta, tahrif!” (s. 129) Geçmişte sosyalist eserlerin çevrilmesinde de bu tarz sorumsuzluklar ve tahrifatlar olduğunu da -örnekler vererek- ekliyor sözlerine.


Bir dil ustası olarak, 12 Eylül yönetiminin sözcükleri yasaklamasındaki ironiyi etkili biçimde sergiliyor Hulki Aktunç.  Yaklaşık yüz elli sözcükten oluşan yasaklı listede “devrim” sözcüğünün yanı sıra “evren” sözcüğünün de yer alması karşısında, “Ben de bir toplantıda Kenan Evren’e Kenan Kâinat mı diyeceğiz, diye sormuştum. Evren sözcüğünü yasaklıyorum, imza Kenan Evren! Allah Allah!!! Komiklik var burada. Adı, alaturka faşizm!..” (s. 143) Öztürkçecilik- Osmanlıcılık tartışmasını ve kamplaşmasını da yatay çelişkilerden biri olarak değerlendiren Hulki Aktunç, halka yukarıdan bakan sözde halkçı tutuma da eleştiri oklarını yöneltiyor: “ Aydınlarımızın, evlerine heybe, meybe, kilim asmaları vardı. Sevimsiz bir halk dalkavukluğuydu; kilimler, tahta kaşıklar, çatallar asılırdı duvarlara.” (s. 147) Bu tutumun resim sanatını da etkilediğini ama zamanla aşıldığını ifade ediyor. Hulki Aktunç her konuda olduğu gibi sanatta da içtenliği önemsiyor; eşitlikçiliğin, halkçılığın, toplumculuğun içselleşmiş, yaşantıya dönüşmüş birer olgu olması gerekliliğine dikkatimizi çekerek, sanatçının halk sanatı öğelerinden yararlanırken onları yeniden yorumlamasının ve yepyeni bir estetik dönüşüm gerçekleştirmesinin önemini vurguluyor.


Rıza Kıraç’ın “Dildeki yarılmalar edebiyatı nasıl etkiliyor?” sorusuna şu yanıtı veriyor Usta: “Dildeki yarılmalar, düşüncedeki yarılmalar; dövüşlere, öldürmelere kadar giden bir şey.” Babil Kulesi söylencesini anımsatıyor ve devam ediyor: “Diller yarıldığı zaman insanlar birbirlerini anlayamıyor, çeviri gerekiyor; çeviri işin içine girince, yanlış çeviri, tahrifat oluyor.”(s.164) Çevirmenin o büyük toplumsal-kültürel sorumluluğuna işaret ediyor burada.


Nehir söyleşi sinema sanatına doğru akıyor ve Hulki Aktunç’un Aşka Kimse Yok ile Bir Yer Göstericinin Hayatı öykülerinin sinemaya başarıyla uyarlandığını okuyoruz. Kendisini etkileyen öykücüler arasında Tomris Uyar’ı, Leylâ Erbil’i, Bilge Karasu’yu anıyor Hulki Aktunç; bir de Tarık Dursun K.’yı.  Eleştirmenlerle ilgili bir düşüncesini ise özlü bir cümle ile ifade ediyor: “Kötü eleştirmen demek belli bir kafesten bakıp onun dışına çıkamayan kişi demektir benim için.” (s.191) Gençlere el vermeyi de ihmal etmeyen Hulki Aktunç;  İhsan Oktay Anar, Cezmi Ersöz, Doğan Yarıcı, Seyit Göktepe, Seray Şahiner için yazılar yazdığını belirtiyor. Başarılı bulduğu yeni yazarlar arasında İbrahim Yıldırım, Hasan Ali Toptaş, Sema Kaygusuz, Müge İplikçi, Jale Sancak, Ece Temelkuran, Ayfer Tunç… gibi has edebiyatçıların adlarını anıyor.


Son yıllarda sağlığıyla ilgili zor günler yaşadığını da anlatan Hulki Aktunç, iyileştikten sonra daha çok yazdığını belirterek, “Yazmak çizmek işini tek cümleyle tanımla derseniz daima ölümden bir şeyler kopartmak diye tanımlamışımdır ben.” diyor.  (s. 201) Böylece masasının üzerinde yazılmayı ya da tamamlanmayı bekleyen birçok öyküye, yazıya, roman taslaklarına dikkatimizi çekiyor.


Nehir akıyor; edebiyatın ölümsüz nehri gürül gürül akmayı sürdürüyor. Rıza Kıraç, kitabın son sayfalarına doğru şunları dile getiriyor:  “Bu çalışma, bir edebiyatçıyı anlayabilme çabası olduğu kadar, 68 kuşağının bir üyesi olan bir entelektüeli anlama çabasıydı.” (s. 206) Fotoğraflarla, görsellerle, belgelerle desteklenen bu nehir söyleşi edebiyatın ölümsüz zamanında kalıcı izler bırakacak nitelikte…

Hulki Aktunç ustanın uzun yıllar boyunca ölümden bir şeyler kopartarak yepyeni öykü, roman ve şiirlerle; canlı resimlerle bizleri selamlaması dileğiyle…

(Kurşun Kalem edebiyat dergisi Eylül-Ekim 2010)

HÜLYA SOYŞEKERCİ
hsoysekerci@gmail.com










0 yorum:

İzleyiciler

Blog Arşivi