(Küçük
Paşa,
Ebubekir Hâzım Tepeyran, İnkılâp Kitabevi, Kasım 2011)
Edebiyatımızda ilk köy romanının Nabizâde Nâzım’ın 1890’da yayımlanan Kara Bibik adlı natüralist eseri olduğu sıklıkla dile getirilir. Kara Bibik’ten sonra köy konusunu işleyen ikinci roman Ebubekir Hazım Tepeyran’ın 1910 tarihli eseri Küçük Paşa’dır. Her iki roman, okuyanların zihnini ve dikkatini İstanbul odağından uzaklaştırarak Anadolu gerçeklerine doğru çeker.
Yayımlanışı üzerinden 101 yıl geçmiş olmasına karşın Küçük Paşa’da günümüz okurlarına seslenebilen belgesel nitelikte birçok Anadolu gerçeğini bulmak mümkündür. Küçük Paşa’da, annesinin sütanne olarak alındığı paşa konağında büyüyen Salih adlı çocuğun başından geçen hazin olaylar anlatılır. İstanbul’daki konakta, Paşa’nın himayesinde, onun öz torunundan ayırt edilmeden sevgi ve ilgiyle büyütülen Salih bir Küçük Paşa olmuştur artık. Aradan yedi sekiz yıl geçtikten sonra Salih’in ana babası Paşa’ya evlatlık olarak emanet ettikleri oğullarını güzel bir geleceğin beklediğini düşleyerek Anadolu içlerindeki köylerine dönerler. Paşa’nın son karısı Naime Hanım ise Salih’i içten içe hor görüp, ondan nefret eder. Küçük Salih, Paşa’nın ölümünden sonra kendisini iyice aşağılayan Naime Hanım tarafından, yanına bir sandık, birkaç eşya verilerek, terhis edilen iki askerin yanına katılıp köye gönderilir. Orada Salih’i zor günler bekleyecektir. Çocuk, uzun ve zorlu bir yolculuk sonrası köye ulaştığında şaşkına döner. Masal gibi anlatılan ve düşlerini süsleyen o güzel köy yoktur karşısında. Üstelik babası annesini boşamış, başka bir kadınla evlenmiştir; üvey kardeşleri de vardır. Annesi kaba saba bir adamla evlenmiş, başka bir köye yerleşmiştir. Salih bu şartlarda, üvey ana elinde kötü günler geçirir, babası askere çağrılıp Yemen’e gittikten sonra kadından gördüğü eziyet ve zulüm çok artar. Kadın, soğuk bir kış gecesinde Salih’i kapı dışarı eder. Karda ilerleyen Salih’in çevresinde aç kurtların gölgeleri dolaşmaya başlar. Aynı gece İstanbul’daki konakta, Paşa öldükten sonra genç bir adamla evlenip hamile kalan Naime Hanım korkunç bir kâbusla ve dayanılmaz bir sancıyla uyanır. O gece iki farklı mekânda; İstanbul konağı ile Anadolu köy evinin çevresinde gerçekleşen olaylar inanılmaz bir yoğunluk kazanır ve romanın dokusundaki hüzün derinleşerek yürekleri sızlatır.
Yazarın romandaki gözlem
gücü; onun köy gerçeklerine yakından tanık olmasından kaynaklanıyor. Böylece
yaşam gerçekliği roman gerçekliğine dönüşerek, metnin içinde varlığını duyumsatıyor.
Adaletli ve duyarlı kişiliğiyle ömrü boyunca haksızlıklarla mücadele eden Ebubekir
Hâzım Tepeyran, Küçük Paşa’da anlatıcısı
aracılığıyla II. Abdülhamit dönemi Anadolu’suna özgü birçok katı gerçeği dile
getirerek okuru etkilemeyi amaçlıyor. Küçük
Paşa’da yer yer ironiye kayan anlatım tarzı, metnin içinde daha çok hüznün,
yalnızlığın ve çilenin öne çıktığı bir atmosfer yaratıyor. Romanda
ayrıntılarıyla anlatılan dış ve iç mekânlar; dağların gölgeleri arasında kalan yalnız
ve ıssız köyler, tozlu ve çamurlu yollar, köy evlerinin loş ve yoksul odaları
başarılı betimlemelerle dile getiriliyor. Gerçeklik duygusu asıl olarak mekânların
anlatımında güç kazanıyor. Bu mekânlardaki insan yaşamları arasındaki
farklılıklar da sergilenerek dönemin sosyal çelişkileri; özellikle merkezle
taşra arasındaki uçurumun derinliği sezdiriliyor ve bürokratik yapı
eleştiriliyor. Roman boyunca yazar, sık sık, anlatıcıyla arasındaki mesafeyi
aşarak, döneme özgü çelişkileri, adaletsizlikleri, köyün ve köylünün İstanbul tarafından
ağır vergilerle sömürülmesi olgusunu dile getiriyor. Bu noktalarda anlatıcının
değil yazarın sesini duyuyoruz. Yazar, II. Abdülhamit’in uyguladığı baskı ve
sansüre dair düşüncelerini de içtenlikle ifade ediyor. Bu söylemler, romanda
realist tekniğinin yer yer aksamasına yol açıyor; kurguda nesnelliği arka plana
çekerek, romantik yazarlara özgü yoğun ve coşkulu bir duygusallığın kapısını
aralıyor. Küçük Paşa’nın günümüzün
edebiyat estetiğiyle bağdaştığını söylemek pek kolay değil. Küçük Paşa’ya bugünün yazınsal
ölçütleriyle değil, yazıldığı dönemin içinden bakmanın ve romanı bu açıdan
değerlendirmenin daha doğru bir yaklaşım olduğu kanısındayım. Küçük Paşa’nın, öncü eserlere özgü
olumlu/olumsuz, güçlü/güçsüz birçok unsuru bünyesinde taşıdığını belirtmek
gerek.
Olayların anlatımı ve
kişilerin ruhsal çözümlemelerinde yazarın hayli çaba göstermiş olduğu dikkat
çekiyor. Yazar, Naime Hanım ve analığı Haçça arasında kalan Salih’in çilesini
anlatırken, bu kadınların ona acımasızca davranmalarındaki içsel dinamikleri
araştırıyor ve ruhsal nedenleri dile getiriyor.
İnsanlığın eski
zamanlarından kalan masal ve mitlerdeki üvey anne imgesi, Küçük Paşa’da, arada kalmış bir çocuğun uğradığı üvey anne zulmü
içinde yeniden üretiliyor. Bu özelliğiyle, Küçük
Paşa’nın evrensel geleneğe eklemlendiğini de belirtebiliriz.
Küçük
Paşa’daki
“arada kalmışlık” izleği; anası ve babası,
köy ve İstanbul; yoksul ve zengin
yaşam arasında sıkışan Salih’in dramı içinde işleniyor. Konakta ve köyde iki
duyarsız kadın arasında kalması Salih’in hüzünlü sonunu hazırlıyor. Salih, arada kalmışlık nedeniyle
büyüyemiyor; hep çocuk kalıyor roman
sayfalarında.
Köylülerin kendi yöresel ağızlarıyla
konuşturulması, o zamana kadar romanımızda az görülen bir durumdur. Yazar,
köylüleri Niğde ağzı olduğu belirtilen yöresel ağızla konuşturarak eserde gerçeklik
duygusunu arttırmaya gayret eder. Romanda ikili dil yapılanması da söz
konusudur; anlatıcı, dili Osmanlıca etkisiyle kullanırken, köylüler yöresel
konuşmalarıyla kendilerini ifade ederler.
Yerelden evrensele,
gerçekçilikten coşumculuğa, İstanbul’dan Anadolu’ya açılan Küçük Paşa, dönemine özgü edebi anlayış içinde öncü ve ilerici bir
eser. Bugüne de geçmişten belgeler sunarak katkıda bulunan Küçük Paşa’nın, okunup üzerinde düşünülmesi, yorumlanması ve
tartışılması gereken romanlarımızdan biri olduğunu belirtmek gerek.
Hülya SOYŞEKERCİ(Taraf Kitap 13.01.2012)


0 yorum:
Yorum Gönder