Necati Cumalı’nın şiirlerini her
okuyuşumda, yaşanmışlıktan süzülüp gelen ilginç ve çarpıcı öykü kurguları
içinde yol aldığımı düşünür, bu dizelerde, anlık yaşantıları ya da yaşamdan
kesitleri aktaran sıcacık öykülerin içindeymişim gibi duyumsarım kendimi.
Cumalı’nın şiirlerindeki öyküselliği ya da anlatı karakterini besleyen ana
damar, şairin yaşantıları ya da anılarıdır. Şair bazen de yoğun bir empati
duygusuyla, insanların çilelerini yüreğinde duyumsayarak, ayrım gözetmeyen
gerçek bir insan sevgisiyle öyküleme yapar, Güzel Aydınlık kitabında yer alan “Bir Ana” adlı şiirindeki gibi:
“Kadın çamaşırdan dönüyor
olmalıydı/Kolunda bohça, sert soda kabartmış ellerini/
O yaşta bütün yahudi kadınları gibi/Sırtında
eski bir siyah kadife hırka/Bir şikâyet, yorgunluk ifadesi bakışlarında
Küçük, çilli, dik kızıl saçlı/ Satılmamış gazeteleri koltuğunda/Üşüyen
bütün küçük çocuklar gibi/Burnunu çeke çeke, avuçlarını hohlaya hohlaya/Sürterek
eskimiş kunduralarını/
Ayak uyduruyordu anasının adımlarına
Onlar önde, ben arkada/Bir mart gecesi onbirden sonra/Taksim'den Tünel'e kadar yürüdük/Alçak sesle konuşuyorlardı aralarında/Sanki bir değirmen ağır ağır dönüyor/Hayat, ağır ağır akıyordu/Bulanık, kirli nehirler gibi/Büyük, karanlık binalar arasında”
Necati Cumalı, ilk şiirini
1939’da Urla Halkevi Dergisi’nde yayımladığında henüz on sekiz yaşında, dünyaya
umutla ve ışıkla bakan gencecik bir insandı. Bir süre sonra, yeryüzünün gördüğü
en acımasız savaşlardan biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda,
şiirleriyle yazın yaşamına girdi. Yeni bir edebiyat
anlayışını savunan dönemin tüm ilerici ve yenilikçi dergilerinde yazmayı
sürdüren Necati Cumalı, şiirlerini özellikle bu anlayışın temsilcileri olan Varlık,
Servet-i Fünun - Uyanış, Yeni İnsanlık gibi dergilerde yayımladı. 1943 yılında
ilk kitabını çıkardı: Kızılçullu Yolu.
Aynı yıl askere giden Cumalı, terhisine yakın geçirdiği ‘zehirli sıtma’
yüzünden hava değişimine gönderildi (1944), hem askerliğin hem hastalığın etkisiyle
Harbe Gidenin Şarkıları adlı ikinci
kitabını yazdı. Bu kitabındaki şiirler o dönemde büyük yankılar uyandırdı.
(1945). İlk öykülerini de aynı
yıl yayımlamaya başlayan Necati Cumalı, yaşamdan ve yaşanmışlıktan beslenen,
aydınlık bir bakışla ve duru bir dille, gün ışığı dolu dizelere imzasını attı.
Gücünü yalınlık ve özlülüğünden alan şiirsel dili, öykü, roman, deneme gibi
düzyazı yapıtlarının ve oyunlarının temelinde ana malzeme olarak yer aldı.
Kızılçullu Yolu’nda iyimser, aydınlık şiirler yazan Cumalı, Garip Akımı’nın
bazı yönlerinden de etkilenerek yazdığı şiirlerinin birçoğunu Varlık dergisinde
yayımladı. Dil ve anlam oyunlarından uzak, gündelik yaşama dair konular
işleyerek halka daha yakın olmayı önemsedi. Ancak, Necati Cumalı’nın
Garipçilere yakınlığı oldukça kısa sürdü. Şiirlerinde yoğun duygularını yansıtmaya
başladığı anda onlardan ayrılmış oldu.
Orhan
Veli'nin öncülüğündeki 'Garip' hareketi ile Nâzım Hikmet'in başlattığı
'Toplumcu-gerçekçi' şiir akımı arasında kendi üslubunu yaratan Cumalı,
şiirlerine açık ve net bir görünümle birey halleri, gündelik hayat, toplum ve
dünya durumlarını yansıttı. Şiirimize kendine özgü bir ‘Necati Cumalı çizgisi’
getirdiğini, özgür ve özgün bir poetikayı geliştirdiğini rahatlıkla ifade
edebiliriz. Cumalı 1955'ten sonra şiirin
yanında, öykü, oyun ve romanı da birlikte sürdürmeye önem verdi. “Ben en güzel aşk şiirlerini hep el
sürmediğim kadınlar için yazdım” diyen Cumalı'nın şiiri, kendi yatağında sükûnetle ve sabırla akan
güneşli bir ırmağın akışına uyarlıydı sanki. Şiirlerinin birçoğunda yer alan
Güler’in kim olduğu sorusunu Türk Dili Dergisi’nin Şubat 1981 sayısındaki
söyleşide şöyle yanıtlamıştır:
“ Catullus'un
Lesbia’sı var. Benim de Güler’im. Şu var ki ben o şiirleri yazarken Catullus’un
adını bile duymamıştım. Aşkı somutlaştırmak istedim, etli kemikli, canlı bir
görünüm vermek için ad taktım şiirlerimdeki kadına...”
İlk dönem şiirlerinde Orhan Veli
ve arkadaşlarının başlattığı Garip Akımı’na benzerlik olmasına karşın, bu akıma
tam olarak uymamış, Garip şiirini genişleterek kendi sesini ve tarzını
yakalamıştır. Halk söyleyişlerle yazma, günlük yaşamın içindeki şiiri yakalama;
göze çarpmadan, sessizce yaşayan yoksul ve orta halli insanları anlatma, yaşama
çocuk duyarlığıyla bakma, kuralcılığı ve biçimciliği aşma, yalın ve duru bir
dili benimseme yönlerinden onlarla benzerliği olsa bile, İkinci Dünya Savaşı karşısında Garipçilerin takındığı kaygısızlıkla
maskelenmiş ironik şiiri değil, savaşın yıkımlarından duyduğu acıyı ve içindeki
kırılmaları içtenlikle yansıtan, duygu derinliği taşıyan şiirler yazmış, bu acılarını
dile getirirken umuda sürekli vurgu yapmıştır: Sözgelimi
“Güzel Aydınlık” şiirinde umut, neşe, sevinç ve aşkı yaşamaktan duyulan
mutluluk vardır. Onun içinde yaşayan masum ve temiz çocuktur bu aydınlığı ona
taşıyan, gözlerini güneşe açan… Bu şiirinin son dizeleri şöyledir:“Biz fakirdik ama iyi insanlardık/Bolluk
yıllarında da/Felâket günlerinde de/Seni yanı başımda gördüm/Güzel aydınlık/Tatlı
aydınlık” Yaşar Kemal de Necati
Cumalı’nın yaşlanmaz bir çocuk olduğunu söylemiştir, şairin 70. doğum gününde.
Birey-toplum diyalektiğindeki dengeleri çok iyi gözeten Necati Cumalı, savaş yıllarında olduğu gibi tüm yaşamı boyunca umudun aydınlığını içeren şiirler yazdı. İnsanlık için yüzyıllar boyunca anlam ve önem taşıyan toplumsal ve insani değerlerle ve geleceğe duyduğu umutla bağını koparmadı. Harbe Gidenin Şarkıları’yla başlayan içtenliği ve toplumsal sorunlara duyarlığıyla kendine özgü bir tarz yarattı. İkinci Dünya Savaşı’nın bunalımlı yıllarında tüm çağdaşları gibi, savaşa karşı içindeki duyarlılığı yapıtlarında yansıttı. Özgürlük, yurtseverlik ve barış izlekleri öne çıktı şiirlerinde. Evrensel duyarlılıkla kaleme aldığı şiirlerinde dünyanın acılarını omuzlamaya çalıştı. Bazen toplama kamplarındaki insanların dramını anlattı, bazen çöldeki savaşları, bazen de yoğun bir empati duygusuyla, nöbette zorunlu olarak bekleyen bir askerin çilesini evrensel bir bakışla dile getirdi:“Sarışın bir nöbetçiyi unutmayacağım/Hep ona bakıyorum bir saattir/Sağ eli tüfek kayışında/Demin cebindeydi/Şimdi miğferini düzeltiyor sol eli/Göz kapakları açılıp kapanıyor kendiliğinden/Havada buğulanıyor nefesi/Geziniyor alışkanlıktan/Düşünmeden bakınıyor/ Niçin bilir mi?/İşine giderdi eskiden” diyen Necati Cumalı, bu şiirinde sanki Orhan Veli’nin “Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk”’unu nöbetteyken gözlemlemiş gibidir. Ne yazık ki bu çocuklar savaşın acımasızlığına yenilirler genç yaşta: “Bu saçlar hiç dökülmemiş/Dalgalı, gür/Dişler lekesiz, beyaz/Bu çocuk ne kadar belli/Hayata doyamadan gitmiş.” (Saçlar ve Dişler)
“Muharebe Görmüş Bir Adam Anlatıyor” adlı şiirinde dile getirdikleri içimizi acıtır:“Muharebede ne ölüm korkusu gelir/İnsanın aklına/Ne, evi barkı düşünürsün/Gezin üst kenarın ortasından/Arpacığın tepesinden/Beğendiğin yerini seçersin hedefin/Tetiği elin titremeden çekersin
Artık karşındaki sana benzemez/O da küçük bir dükkân işletir memleketinde/O da karısını sever/Onun da senin gibi/Küçük bir çocuğu var/Aklına bile gelmez/Artık senin yaşaman için/Onun ölmesi lâzımdır.” Bu şiir çok yalındır; konuşma tonlamasıyla düzenlenmiş, günlük dilin kodlamalarıyla yazılmıştır. İnsani duyarlığın savaşta yok olması, kör-sağır-dilsiz kalan yürekler vardır dizelerde: “Ya ölecek ya da öldüreceksin…” demek ister ‘muharebe görmüş adam’. Savaşın, insanı robota dönüştüren acımasız gerçeğidir anlatılanlar…
“Size sunuyorum bu şiirlerimi/Ey
tarihin hürriyet kavgalarında ölenler!”dizeleriyle Necati Cumalı, özgürlük
aşkını dile getirdi ve bu uğurda ölenleri de selamladı. Antonio Mochad’dan
çevirdiği “Savaş” adlı şiir, faşizmin acımasızlığı karşısında şairin evrensel barışa, özgürlüğe tutkusunu dile getiren,
duygu dolu bir çevirisidir. Bu şiirin içindeki duygu, Neruda’nın “Kalbimde
İspanya” ’sını anımsatır:
“Kinden garazdan bir elle, ey canım İspanya/-Denizler arası, denize
inen, enli lir-/Çizildi üstüne savaş bölgeleri bir bir,/En yığılı dağlar
ovalar, siper her kaya.
Garaz bir fırtına, alçaklık bir toz bir duman/Dalmış öz meşeliklerine elinde balta/Senin altın salkımlarından şarap sıkmakta/Toprağının tohumudur kaldırdığı harman
Bir kez daha - bir kez daha! - Ey gamlı İspanya,/Nen varsa rüzgâr taşan, denizle yıkanır ya/Hıyanete kurban, tüm kırdı geçirdi fesat
Nen varsa kutsal, kirletildi unutularak/Tüm ne kaldıysa arıtmış bağrında toprak/ Sunuldu bir yağmaya, satıldı haraç mezat”
Necati Cumalı, bu dönemdeki şiirlerinde Garip Akımı’na özgü yer yer nihilistik ya da sürrealist tonlamalara yönelmedi. Garip şiiri, o korkunç savaşın yıkımları yüzünden insani değerler karşısındaki inancını yitirmiş, kavramların içinin boşaltılmasına, insanlığın yıkımına alaysamayla direnen bir şiir anlayışını öne sürerek kendini var etmişti. Bu sarsıcı ortamda derinlemesine düşünmek ya da yaşamı, yaşananları irdelemekten çok, yaşamı dümdüz, günübirlik yaşamak önde geliyordu: Orhan Veli şöyle der: “Ekmek karnesi tamam ya, / Kömür beyannamesi de verilmiş; / Düşünme artık parasızlığı/ Düşünme yapacağın yapıyı/ El tutar ömür yeter/Yarına Allah kerim/ Dayan hovarda gönlüm” Başka bir şiirindeki“Düşünme/ Arzu et sade/Bak böcekler de öyle yapıyor” dizeleri, savaşın yarattığı bunalımın farklı ve iç acıtıcı bir yansımasıdır. Bu durum, bence Garip şiirinin kendine özgü bir başkaldırısıdır. Başkaldırı duygusunu hiçlikte bulan, çocuksu-ironik bir yoldan protestosunu söylemeye çalışan şiirdir Garip Akımı şiirleri. Orhan Veli, şöyle der “Bayram” adlı şiirinde: “Kargalar, sakın anneme söylemeyin! Bugün toplar atılırken evden kaçıp/ Harbiye Nezaretine gideceğim/ Söylemezseniz siz macun alırım/ Simit alırım, horoz şekeri alırım/ Sizi kayık salıncağa bindiririm kargalar,/ Bütün zıpzıplarımı size veririm./Kargalar, ne olur anneme söylemeyin.” Orhan Veli, çok bilinen başka bir şiirinde “Hitler Amca” diyerek seslendiği Führer’e, evdeki teldolaptan tereyağını aşırmayı, bunu askerlerine yedirmesini teklif ederek onu ti’ye alır. “Cımbızlı Şiir” ise Orhan Veli’nin savaşa ironik bakışı ve yaşamdaki çelişkileri sergilemesi açısından bir doruk noktası oluşturur.
Bu yıllarda, önceden belirttiğim
gibi, 1940 Kuşağı Toplumcu -Gerçekçi
hareketi de çok önemlidir. 1940 yılı, bir anlamda şiirimizde derin bir kırılma
döneminin başladığı yıldır. Yeni bir kuşak olduklarını dile getiren genç
şairler, toplumsal sistemle tarihsel bir hesaplaşma içine girdiler. Siyasal,
toplumsal, kültürel değişmeler, şiir sanatında özellikle içeriksel açıdan
değişmeler yarattı. “1940 şiiri, sınırlarımıza gelip dayanan faşizme öfkenin
şiiridir.” 1940-1945 yılları arasında edebiyatımızda kendisini duyuran bu seste,
geleneksel şiirimiz ozanlarının; Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun, Köroğlu’nun başkaldıran
sesi de yankılanıyordu. Toplumsal sorunların çözümünü sosyalizmde gören bu şiir
anlayışı, halkın bilinç düzeyini yükseltmeyi önemseyen bir tarzın öncülüğünü
yaptı. Ercüment Behzat Lav, Hasan İzzettin Dinamo, A. Kadir, Ömer Faruk Toprak,
Suat Taşer, Enver Gökçe, tek parti iktidarına karşı, antiemperyalist bir görüşle
yazarak, ayak sesleri duyulan faşizme direniş ve başkaldırıyı şiirin olanakları
ölçüsünde yoğunlaştırdılar.
Toplumculuk ve toplumsal
sorunların şiir ve yazı yoluyla dile getirilmesi, Tanzimat’tan beri
yönetimlerce pek hoş karşılanmayan ve toplumsal erki elinde bulunduran güçler
tarafından, şairler ve yazarlar üzerinde çeşitli baskı, ceza ve yaptırımlarla
kendini ifade eden bir süreçtir. Türkiye’de yönetimler 1940 Kuşağı’nın toplumcu
yazın anlayışı karşısında da ağır, baskıcı bir tutum izlemişlerdir. Nitekim
Nâzım’ın ardılı saydığımız 1940 Kuşağı şairlerinden Rıfat Ilgaz, Arif Damar,
A.Kadir, Şükran Kurdakul, Attila İlhan, o dönemin çeşitli baskılarına uğramış,
kitapları toplatılmış, hapiste yatmış ve sürgünlere gitmişlerdir. Bu kuşaktakiler,
gerçekten de kendilerinden sonraki kuşaklar adına pek çok sıkıntıya katlanmış
ve çok büyük özverilerde bulunmuşlardır. 1940 Kuşağı, Nâzım'dan kökünü alarak
beslenip gelişen, İkinci Dünya Savaşı öncesinin ve savaş yıllarının kuşağıdır.
Bu kuşakta da bazı nüanslar oluşmuştur şairlerin yönsemelerine göre. Kimisi
Ahmet Arif'te olduğu gibi yerel söz ve söyleyişler içinde toplumcu unsurları ve
simgeleri kullanmıştır. Kimi şairler kırılmalı dizelerle, ölçüyü yadsıyan,
belli bir uyağı, ses dizgesini tutturan toplumcu şiirlerle Nâzım tarzını devam
ettirmişlerdir. A.Kadir, Enver Gökçe gibi kimi şairler de toplumculuğun daha
başka özellikleriyle şiirlerini donatma özeni ve düşüncesiyle hareket etmişler,
şiirlerini yeni biçim denemelerine de açık tutmuşlardır.
Rıfat Ilgaz, “Kahveler,
Gazeteler” şiirine şöyle bir giriş yapar: “Kimini
vurguncu yaptı 39 harbi/ Kimini karaborsacı./ Laf olur diye dost çayı
içmeyenler/ Mahkemelik oldu rüşvet yüzünden/ Gaz fişi, ekmek karnesi derken/
Kimler karışmadı ki piyasaya./ “Kimini sefil etti 39 harbi,/ Kimini şair
etti.”/ Beni de gazete tiryakisi. /Dadandık kahvelere ajans yüzünden”… Dildeki
yalınlık ve şiirsel öyküleme tekniği açısından Necati Cumalı’nınkilere benzer
bu dizeler.
A. Kadir, “Çile” adlı şiirinde “Sen orda bağrına bas dur en büyük çileyi,/
ben burada en büyük çileyi doldurayım,/ ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana
muhtaç./ sen orda dalından koparılmış bir zerdali dalı gibi dur,/ ben burada
zerdalisiz bir dal gibi durayım.” derken aşkı, özlemi umutsuzluğun içinden
geçirerek anlatırken, yaşadığı dönemi de duyumsatır. Necati Cumalı da bu kuşağı
‘kısmeti kapalı gençlik’ olarak görür; aşklar umutsuzdur, kavuşmalar çoğu zaman bir hayalden
öteye gitmez.
Arif Damar, 1945 yılında yazdığı
“Gönlümce” şiirinde, “Silahın düştü elinden,/bundan sonra bir
hayal parçasısın. Dostların seni
garipseyerek anacak,/ vakitsiz ölümüne üzülen bu küçük şiirde de/ benim gönlüme
göre olacaksın.” diyerek savaşta yok olan gencin dünyasını evrensel bir
duyarlılıkla anlatır; artık o, bir ‘hayal parçası’na dönüşmüştür ne yazık ki…
Bu bakış açısı ve duyarlılık, Necati Cumalı şiirinde de sıkça görülen bir olgudur.
Enver Gökçe, halk şiirinden gelen
sesi, söylemi ve imgeleriyle dönemi şöyle anlatır “Gelmeyen Bahar”da: “Gel kardeşim, gel beri/ Hey kurt hey kuş
hey börtü böcek/ Ah gidenler gelir mi geri/ Açar mı bugün dört bahardır kanayan
çiçek /Demek/ Daha bizim yaşımızda/ İnsanlar ölecek” (1943) Bu dizeler, içeriksel
yönden Necati Cumalı’nın şiirleriyle akrabadır.
Ömer Faruk Toprak şu aydınlık
dizeleriyle, Necati Cumalı’nın işlediği konularla ve onun bakış açısıyla
örtüşür: “ ne kadar çok insan sevdik/
yarın doğacak güneşi düşünerek/ dünya güzel hele bir sıcak somun/ bir kâse
çorba bir demet gül/ inadına çok yaşasın isterim insanlar/ sevsinler
birbirlerini yürekten/ kutsal bilsinler çalışmayı ve hürriyeti”
Necati Cumalı tam anlamıyla 1940
Kuşağı Toplumcu Gerçekçileri içinde olmasa bile, onu, edebiyatımızın toplumcu
şairlerinden biri saymak gerekir. Özellikle İmbatla Gelen kitabındaki “Karakolda” adlı şiiri, toplumcu anlayışla
yazılan başarılı bir şiir örneğidir. Ağıtlar tarzındaki bu yapıtı, şiir biçimi
ve biçemindeki bir öykülemedir yine. Bir tarla sınırı kavgası yüzünden komşusu
Ömer’i vuran Ali ve onların ardında kalanların ağıtları, yürekleri kavurur bu
uzun şiirde. Altı bölümden oluşan şiir, öyküyle ağıtın el ele verdiği güçlü
toplumsal motiflerle, Ege coğrafyasının renkleriyle bir yoksulluk destanıdır. Köylüleri
bu zorlu duruma düşüren, ne yazık ki yoksulluk, yoksunluk ve toplumsal
adaletsizliktir. “Karakolda” çarpıcı
imgeleri ve sözün gücüyle hemen dikkati çeker girişte:“Bu sabah
Özbek’te/Silah sesiyle fırladık kapımızdan/Bu sabah silah sesine açıldı/Özbek’te
pencere kanatları/Ağlamaklı bir gün ışığı doldu/Evlerimize ardımızdan/Mahzun
bir gök/Gözlerimizin önünde asılı kaldı” Şiirin son bölümündeki ağıtta ise şöyle söyler Özbek Köyü’nün
yaşlı erkekleri:“Özbek’in Akkum mevkiinde/Cebelle
deniz arasında/Bir taşlı kireçli tarla/Bir iki sıska zeytin/Bir iki bodur ahlat/Güneş
vurur kavrulur/Yağmur yağar yeşerir/Ayrık otları, çakalboğanlar, devedikenleri…
Hey gidi fukara Ömer/Her gidi fukara Ali”
Necati Cumalı savaş karşıtlığı,
insanların kardeşliği, evrensellik,
yoksullara ve halk kesiminin yaşamına duyarlı konuları ve yurt
gerçeklerini dile getirmedeki içtenliğiyle 1940 Toplumcu Kuşağı tarzıyla
örtüştüğü, “Karakolda” ’ya benzer birçok
şiiriyle dikkati çekti. Bu eğilimini,
ilk üç kitabından sonra tam anlamıyla ön plana çıkardı; toplumcu simgeleri şiirinde giderek daha
fazla yoğunlaştırdı.
Necati Cumalı, halkın sorunları
ve dertlerini iyi bir gözlemle ve yürek dolusu duyarlılıkla ifade edebiliyordu.
Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nin Giriş yazısında belirttiği gibi:“Avukatlığı, çevresiyle çok yakın ilişkilere
girmesini, kasaba insanlarını, köylüleri iç dünyalarıyla tanıyarak bir yaşantı
birikimi edinmesini sağladı. Garip şiirinin çocuksu söyleyişlerinden halk
söyleyişlerine geçerek toplumsal konulara yöneldi. Şiirlerine öykülemeyi
getirmekten kaçınmadı. Giderek, öykü, roman, oyun türlerinde de yapıtlar verdi.
Bu alanlarda yaygın bir ün kazanmasına karşın, ustalığını belirleyen rahat söyleyişlerle
şiirini de sürdürdü.”
Nedir bu ‘rahat söyleyiş’le anlatılmak istenen? Bence şairin duruluk, akıcılık, içtenlik, yalınlık gibi anlatının ve şiir sanatının temel unsurlarının dokusunda gizlenmiş özü yakalaması; bu inceliği kavrayıp sezmesidir. Nasıl ki Âşık Veysel’in “Güzelliğin on par etmez/ Bu bendeki aşk olmasa” dizesi çok kolay söylenmiş gibi durur fakat içerdiği estetik-psikolojik-felsefi anlam katmanlarıyla ciltler dolusu kitaba eşdeğer bir söylemdir; aynı şekilde Necati Cumalı şiirinde de bu olguyu görmek mümkündür:“Adını yazıyorum, saçlarını çiziyorum /Eğilip düşünüyorum boş kâğıtlara/ Sensin işte, yalnız sensin sevdiğim/ Her haline ayrı bir şiir söylemeliyim.” Ya da,“Dolandım dolaştım boşandı yağmur/Saçım ıslak kunduram çamur/Eve döndüm yağmur getirdim/Ev yeşerdi ben yeşerdim” (“Eve Dönen”)
dizelerindeki gibi bir rahatlık…
Sonuçta, Necati
Cumalı, şiirlerinin eksenindeki umut ve insan sevgisiyle, Garip ve 1940 Kuşağı’ndan
aldığı etkileri ve edindiği şiirsel birikimi, aydınlık bir potada eriterek yalınlığın
izini süren, kendine özgü lirik şiirler yazdı. Necati Cumalı şiiri bence tüm bu
nedenlerle “özgün” bir şiiri kucaklar. Özetle,
şiirlerindeki konuların toplamı; bireyin güncel kaygıları, aşkları, sevinç ve
özlemleri, ayrılık ve acıları, barış, doğa sevgisi ve tüm bunların art alanını
oluşturan çağın ve dönemin sorunlarıdır. Şiirsel duyarlığını sudaki halkalar
gibi yerellikten evrenselliğe açabilen Necati Cumalı, yalnızca kırsal alanı
değil, kentteki yaşamı da şiirlerine eklemlendirmeyi başarabilen bir şair oluşuyla
da dikkati çeker.
Kendi
anlatımıyla savaş yıllarını şöyle dile getiriyor Necati Cumalı: “Bizler, çelişkili koşulların yaşamını bölük
pörçük, parça parça ettiği bir kuşağız. (…)Kırklı yıllarda birden kendimizi
kararan gökler altında bulduk. Ekmeğimizi kazanmaya başlamamızla birlikte
enflasyonun yükü altında kaldık, Oktay Akbal'ın deyimiyle önce ekmekler
bozuldu, lokmalarımız ufaldı. Özel yaşayışımızı düzene koymamız zorlaştı,
evlenmek, ev açmak, ekmeğimizi güven altına almak, çözülmesi güç sorunlar oldu(…)Ben
bu kuşağın çilesini yaşadım. Sadece toplumsal şiirlerimle değil, yıkılan
aşkları, yürek burukluğu ile de kuşağımın duygularının sözcüsü olmaya çalıştım.”
Bu sözlerinin
şiirsel kanıtı gibi durur şu dizeler:
…“Bilirim yalnızlık üşütür insanı/ Kalp daima sevecek birini arar/Hatırlar
bakışlarda kalan aklarını/Avuçları hafif terli, yanakları al al/Ağaçlıklı
yollarda akşam dolaşmalarını
İlk yıldızlar karanlık basmadan doğar/Hafif çiçek kokuları gibi uçar içiniz/Yavaşlar eve dönerken adımlarınız/Esen rüzgâra, durur, kulak verirsiniz/Bakışlarınız bütün kadınlarla karşılaşır”
Kendi kuşağını anlattığı ve Melih Cevdet Anday’a adadığı “Kısmeti Kapalı Gençlik” ’te şöyle yazar: “Üzgün kısmeti kapalı koca bir gençlik/Karşımızda canım İstanbul canım deniz/İçtik içtik kahırlandık bunca yıl dilsiz/Kimdik ki yaşamımızı berbat ettiniz/Sizlere el uzattık düşman gibi itildik (…)Kimse alamaz elimizden bu ümidi/Bunca yıl bu ümit bizleri tutan dimdik/Neydik düne kadar daha üç beş kişiydik/Çektik kapıları çıktık evlerimizden/Meydanlara sığmıyoruz kardeşler şimdi.” Şiirin adı “Kısmeti Kapalı Gençlik” olsa da toplumsal ve bireysel umudu vurgulaması, gelecek güzel günlere inancı yine kendisini gösterir.
Necati Cumalı, daha sonraları ortaya çıkan İkinci Yeni Akımı’ndan, şiirde yeni ve daha farklı konuları işleme açısından etkilenmekle birlikte, onların anlam kapalılığını ve imge yoğunluğunu esas alan şiir anlayışlarına mesafeli durmuş, bu yönlerinden etkilenmemiştir.
Necati Cumalı, verimliliğini dil ve gönül
aydınlığından, gün ışığı sevgisinden alan bir şiiri çoğalttı yaşamı boyunca.
1968 yılında Yağmurlu Deniz adlı
şiir kitabıyla TDK Şiir Ödülü’nü, bütün şiirlerini topladığı Tufandan ile 1984 Yeditepe Şiir Ödülü’nü
aldı. Kızılçullu Yolu ve Harbe Gidenin Şarkıları’ndan sonra
1947’de Mayıs Ayı Notları’nı,
1951’de Güzel Aydınlık’ı, 1954’te Denizinin İlk Yükselişi’ni, 1955’te İmbatla Gelen’i, 1957’de Güneş Çizgisi’ni 1968’de Yağmurlu Deniz’i, 1970’te Başaklar Gebe’yi, 1974’te Ceylan Ağıdı’nı, 1980’de Aç Güneş’i, 1981’de Bozkırda Bir Atlı’yı, 1982’de Yarasın Beyler’i yayımladı. Yaşamı
boyunca yayımladığı pek çok roman, öykü ve deneme de ayrı bir incelemenin konusudur.
Necati Cumalı, “Niçin
yazıyorsunuz?” sorusunu Şubat 1981’deki Türk Dili Dergisi’nde şöyle yanıtlıyor:“Yenilmemek için. Yaşamımda mutluluklarımın
yanı sıra, düş kırıklıklarım, acılarım, kırgınlıklarım oldu. Şiir,
mutluluklarıma her kez yeniden yaşayabileceğim bir süreklilik kazandırdı.
Acılarıma, düş kırıklıklarıma karşı zırh oldu bana. Umutsuzluğa kapılmamı önledi.
(…)İlk uygarlıklardan beri insanlığın kutsal kalıtını sürdüren, kuşaktan kuşağa
ulaştıran en sağlam, en soylu sanat şiirdir. Cennetini bağışlar insana.
Yaşamımızın bunca çamuru, çirkinlikleri arasından arınmış olarak çıkabiliyorsak
başta şiirin gücüne borçluyuz bu direncimizi. İnsanlık şiiri yaratmasaydı, her
gelen yeni kuşağa mutluluğu tanıtmak, güzelin, iyinin, doğrunun yönünü
göstermek olanaksızlaşırdı.”
Aşktır, sevgidir, değiştirecek ve güzelleştirecek olan, dünyayı. Zulümleri bitirecektir sevgi ve güneşin sıcaklığı. Güneş ve aydınlık metaforu şairin iç dünyasından, bilinçaltından yükselmektedir. “Aşk Delisi” şiirinde şunları dillendirir:
“Akan suyu severim ben/Işıldayan karı severim/Bir yeşil yaprak/Bir telli böcek/Yeşeren tohum/Güneşte görsem/Sevinç doldurur içime/Bir günü/Güzel bir günü/Güneşli bir günü/
Hiçbir şeye değişmem/Onun için savaşı sevmem/Onun için zulmü sevmem/Onun için yalanı sevmem/Bilirim yaşamaz güneşte/Bilirim yaşamaz yan yana aşkla/Ne haksızlık/Ne korku/
Ne açlık”
10 Ocak 2001'de seksen yaşında kansere yenik
düşerek yaşamını yitiren şair, çok sevdiği İzmir’in imbat rüzgârlarını
selamlayan Urla ilçesinde, her yıl 10 Ocak’ta anılmaktadır.
Yaşam-ölüm döngüselliğini ruhunun
derinliklerinde sezinleyen Necati Cumalı, çevresindeki insanların birer birer
azalışını, ölüp gidişlerini; artık kendisinin yalnızlığa ve toprağa daha yakın
oluşunu dile getirdiği “Sonuna
Geliyoruz” şiirinde, yaşanmışlıktan süzülen bir bilgelikle harmanladığı bir hüznü
duyumsatır. Urla’nın, Ege’nin bir ‘toprak çocuğu’ olarak, aslına, özüne dönüyor
gibidir:
“Sonuna geliyoruz dostum/Eksiliyor
soframızda/Bir bir iskemleler
Duyuyorum içimde/Yeşeriyor baş verip/Toprağa vereceğim tohum
Bu yaştan sonra her şey/Uzak yakın bana eşit geliyor/Toprağı daha bir seviyorum”
Kaynaklar:
Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, Varlık
Yayınları, 1980.
Tahir Alangu, “Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, C.III.”1965.
Türk Dili, Şubat 1981.
Türk Dili
Dergisi, Ekim 1989.
Şükran Kurdakul, “Çağdaş Türk Edebiyatı”, C.III, Bilgi
Yayınları, 1992.
Atilla Özkırımlı , “Türk
Edebiyatı Ansiklopedisi”,C. I. Cem Yayınları,1982.
Türk Dili Dergisi,
sayı: 30, Necati Cumalı Özel Sayısı, Mayıs 1992.
Memet Fuat “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”, Adam Yayınları ,1996.
“Kuşadası’nda Öykü ve Şiire Yolculuk-4” , (ortak kitap) A. Zeki Muslu,
“Kırılma Dönemlerinin Şaire Etkisi”, 2007.
(Eliz Edebiyat dergisinde yayımlandı. 2009)

0 yorum:
Yorum Gönder